Tarihçe
› Sandaldan Vapura
› Hayırlı Şirket
› Kuruluş Amaçları
› Şirket Sermayesinin Oluşumu
› Şirketin Yönetim Biçimi
› Şirket-i Hayriye Nizamnamesi

Boğaziçi'nin gerçek mimarı Şirket-i Hayriye

İstanbul denildiğinde, aklımıza boğazın iki yanına yayılmış olan semtler gelir. Anadolu yakasında Üsküdar, Kuzguncuk, Çengelköy, Göksu… Rumeli yakasında Ortaköy, Arnavutköy, Bebek, İstinye… Boğazın kıyılarını süsleyen bu eşsiz semtler, güzel havalarda nasıl da cazibe merkezidirler değil mi? Kadıköy'den aşağı doğru devam ettiğinizde Moda, Fenerbahçe, Bostancı, Pendik… Eminönü'nden yukarı çıktığınızda, Sirkeci, Yeşilköy, Florya, Bakırköy… Tüm bu semtleri; İstanbul'un en popüler, en merkezi yerleri olarak biliriz. Oysa günümüzden 150 yıl öncesine gittiğimizde bu semtler, İstanbul'a uzak köyler veya mesire yerleri olarak bilinirdi.

İstanbul'un tarihi yarımada ve Haliç dışına doğru büyüyememe sebebi, ulaşım imkanlarının kısıtlı olmasıydı. İstanbullu olup da kavaklara, fenerlere hiç gitmemiş, hatta bu köylerin varlığından habersiz pek çok kimse vardı. Kadıköy, Beykoz gibi bugünün önemli ilçe merkezleri, sürgüne gönderilenlerin oturduğu yerlerdi. Birkaç balıkçı kulübesi, bir cami ya da eski bir manastır, bir de denize doğru uzanan tahta iskeleden ibaret yerlerdi. Kıyıda görkemli saraylar, zengin yalılar, sahilhaneler, biraz içerlerde de köşkler, konaklar varsa da bunlar ancak kıyı boyunca uzanırdı. Karadan, Tarabya'ya kadar bile olsun düzenli bir yol yoktu. Kıyının hemen gerisinde tepelere doğru yükselen çınarları, servileriyle yemyeşil bir doğa başlardı. İki yakada da bugünkü gibi geniş caddeler, yollar olmadığından köylere gitmek için tek çare kayıklar, çektiriler ya da küçük yelkenlileri kullanmaktı.

Tanzimat dönemiyle birlikte Osmanlı ekonomisinde yaşanan hareketlilik, İstanbul'un boğaza doğru genişlemesine sebep oldu. Boğazın iki yakasının rağbet görmesini fırsat bilen biri İngiliz, öteki Rus iki şirket, kapitülasyonların kendilerine verdiği haklardan yararlanarak 1837'de bu sularda iki vapur çalıştırmaya başladılar. Bu vapurların çalışmasına engel olunamayacağı için, devrin deniz ulaşımından sorumlu olan Hazine-i Hassa Vapurları İdaresi, Hümapervaz adlı vapurla boğazda yolcu taşımacılığına girişti. Hazine-i Hassa vapurlarının düzenli seferler yapmaya başlamasıyla, kayıklarla saatler süren yolculuk yarı yarıya kısaldı. Özellikle yaz aylarında mesirelere, ayazmalara, çayırlara sefa yapmaya gitmek isteyen halk artık vapurları tercih etmeye başlamıştı. O zamanlar ortaya çıkan bu talep, Şirket-i Hayriye'nin kurulmasını sağladı.

1851 yılında kurulan şirket, İstanbul'un günlük yaşantısı içinde 94 yıl boyunca vazgeçilmez bir yere sahip oldu. Önceleri siyah boyalı, semaver bacalı, zarif yandan çarklıları, sonraları daha büyükçe, geniş salonlu, uskurlu vapurlarıyla boğazın iki yakasını birleştiren Şirket-i Hayriye, bugünkü Boğaziçi'nin gerçek mimarıdır.

 İlk Vapurlar…

Şirket-i Hayriye'nin kurulmasıyla birlikte hemen İngiltere'deki ünlü gemi tezgahlarına 6 adet vapur sipariş edildi. Bu vapurlar 60 beygir gücünde, ahşap tekneli, yandan çarklı, saatte 5- 6 mil hız yapabilen teknelerdi. Kaptan köşkleri ve ana güverteler şimdiki gibi kapalı olmadığından, kaptanlar ve yolcular kış aylarında oldukça zorluk çekmekteydi. Bu vapurların isimleri şöyleydi:

  • 1 numaralı Rumeli,
  • 2 numaralı Tarabya,
  • 3 numaralı Göksu,
  • 4 numaralı Beylerbeyi,
  • 5 numaralı Tophane
  • 6 numaralı Beşiktaş.

Şirket-i Hayriye vapurlarının, genellikle numaraları ile anılması geleneği de bu dönem başlamış oldu. 94 yıllık tarihi boyunca özellikle bazı numaralı vapurlar, İstanbullu'ların vazgeçilmezi oldu.